26 Ocak 2015 Pazartesi

THE GREAT GATSBY

Üst üste ne kadar çok DiCaprio filmi seyretmişim. Evet bu filmi de nedense bir Dicaprio filmi gibi algılamışım kafamda. Oysa F.Scott Fitzgerald 'ın romanında da  bu filmde de başrol Nick Carraway karakterinindir. Filmlerde Gatsby'i hep yakışıklı jönler oynadığından mıdır yoksa yaşadığı ışıltılı hayattan mıdır bilinmez sanki hikayesi anlatılan kişi yani "object"'imiz "subject" oluvermiş ve biz onu başrole büründürmüşüz kafamızda. Filmde de aynısı olmuş. Aslen bu hikaye Nick'in başına gelen bir hikaye olup başkahramanımız ve başrol Nick olmalıyken sanırım romanın bize çizdiği "Işıltılı 20'ler" gibi Gatsby'nin gözalıcılığı bize bunu unutturuyor. Oysa bu Nick'in hikayesidir. Romanın sonunda Nick'in hikayesine geri dönülür ve onun batıya dönmeye karar vermesi ve hayatını değiştirecek kararlar alması anlatılır ki film bunları esgeçmiş. Sanırım Gatsby'nin dramatik ölümü ve ardındaki cenaze trajedisi sinemasal anlamda  iyi bir son gibi görünmüş. Bazı yönetmenler gösterişi severler sanırım Baz Luhrmann da bunlardan biri...

Bu film için olsun roman için olsun binlerce edebi, sosyolojik çözümleme yapılabilir ve yapılmış da. Merak edenler!... google sizi bekliyor. Ama bunların dışında beni en çok ilgilendiren şey bu roman ya da filmin bitirdiğimde bende yarattığı duygu. Ben romanı okuduğumda da, filmi seyrettiğimde de her seferinde Gatsby için üzülmüş ve ağlamış, Nick'e ise kızgın olduğumu hissetmiş ve onu suçlamıştım. Sanırım edebiyat tarihinde bir erkek için gözyaşı dökülmesini sağlayan F.S.Fitzgerald olmuştur. En azından benim için..Nick ise bence başından beri herşeyin farkında olan adamdı. Kuzenini ve onun dünyasını çok iyi tanıyordu aslında, ama daha iyi olmasına inanmak istiyordu. Gatsby'nin aşkına ve tutkusuna inanmak istedi.Aslında karşılığı olmadığını bildiği halde Gatsby'nin bu hayali kurmaya devam etmesine izin verdi ve onu dostu olarak korumadı.Bir yerde "klasik amerikan rüyası için geçmişiniz ile yüzleşmesi izin vermez" diye okumuştum. Yani aslında gelecek hayalleri ayağından çürümüş geçmişimize bağlıdır. Bu filmde de aynı duyguları hissettim. 

İlk kez 1949'da, daha sonra 1974 yılında, ardından 2000'de bir TV filmi ve 2013'de ...Aslında amerikan edebiyatının mihenk taşlarından biri  olan bir roman için Hollywood çok az ilgi göstermiş. Kayde değer iki film 1974 ve 2013 yapımları ...1974 yapımı yaklaşık bire dört kazandırmış...6,5/26,5 milyon dolar, 2013 versiyonu ise 105/350 (netteki yaklaşık rakam)..yani bu hikaye kazandırıyor...Hollywood kazanç scalasına baksa en azından daha çok çevrimini yapardı gibi geliyor bana...Umarım Hollywood 2015 yılında yayımlanmaya başlayacak Salinger kitaplarına daha çok ilgi gösterir, zira hem edebi olarak hem de sinemasal olarak ben bunları çok merak ediyorum.

Sanırım edebiyat uyarlamalarının en iyi tarafı artık edebi okurluktan uzaklaşan  sanal dünya çocukları için yeni heyecanlar yaratıp yaratmayacağıdır. İçlerinden bir kaçı merak edip yüzyaşına yaklaşan/yüzyaşını aşan bir çok edebi eseri okumak için heyecan duyar.

En azından ben Dicaprio'yu The wolf of Wal Street'den daha çok beğendim. Acı çeken adam karakterden buram buram tütüyor. 143 dakika hızla akıp gidiyor. Sonuçta güzel ve eğlenceli bir film olmuş.

21 Ocak 2015 Çarşamba

GODZİLLA & GRAVİTY .....EZ CÜMLE BİLİMKURGU...

GODZİLLA......Dün akşam Godzilla'yı seyrettik eşimle -ki kendisi sıkı bir bilim kurgu ve gerilim, korku ve aksiyon hayranıdır. Ben yeterince düşünülmeden yapıldıklarına inandığım için seyretmeye pek katlanamıyorum. Nitekim dün akşam da benzer bir sonla karşılaştım. Gerek "Zoom in" programlarında seyrettiğim röportajına bakarak gerekse medyada tanıtıldığı kadarıyla filmde doğal olarak Bryan Cranston 'ın başrolü oynadığını düşünerek seyretmeye başladım biraz da ne yalan söyleyeyim. Film iyi başladı, ilk on dakikada krizi yaşadık ve sorunu kavradık. Tabii ki Bryan Cranston filmin ilk 43 dakikasında ölünceye kadar; başrol o diye düşündük doğal olarak ki yanılmışız ,adam tak dedi saçma bir şekilde öldü. Ödemeyi ilk 43 dakika için  yapmışlar gibi bir izlenim yarattı bende bu durum. Filmin ilk 40 dakikası görünmeyen büyümüş oğlu Aaron Taylor-Johnson adlı aktörün oynadığı Ford karakteri birden başrol oldu. Öte taraftan filmin başından beri bilim adamı rolunde gördüğümüz ve tüm yaratık gözleme süreçlerini bilen adam Ken Watanabe başrol değil. Film başrol karakteri olmayan bir film, hatta belki de başrolü bir şekilde Godzilla olan bir film olmuş. Tevekkeli değil Godzilla'nın Hollywood Walk of Fame 'de yıldızı olmasına şaşırmamalı. 1954 'deki ilk yapımında sonra 60-70'li yıllarda hemen hemen heryıl bir tanesi çekilmiş, ardından 80'lerde ara verilmiş, 89'da başlamış yeni furya ve 2004 'e kadar yeniden hemen hemen her yıl bir Godzilla'sı olmuş Hollywood'un. Yıl 2014 olmuş teknoji tavan  yapmış durumda, Hollywood senaryolarda artık herşeyin formüle etmiş halde ...yine de birçok kurgusal hata yapılmış. Hadi kurgusal hatalar senaryoya biçilebilir...ya yönetmenlik hataları...123 dakikalık filmin yarısı karanlıkta geçti. Olayların çoğunu anlamadık-o kadar karanlıktı yani-. Olaylar hep gece oldu -ki herhalde biz yaratıkları yeterince göremeyelim diye. Bunu sinema okulunda öğrencilere öğretirler; yeterince iyi tasarlamadıysanız ışık ve karanlıkla gizleyin diye. Madem yaratıkları yeterince gerçekçi tasarlayamadın da 160 milyon dolar bütçe nereye gitti? Yönetmene bi bakayım dedim IMDB'den daha önce belgesellerde görsel effekt yönetmenliği yapmış. Şimdi daha da ayıp oldu...göremediğimiz görsel effektler...Yazarlarına bakayım dedim, 4-5 iş yapmış kişiler. Daha önce de kayda değer pek başka bir şey yok...nasıl olup ta 160 milyon dolar bütçeli bir filmi bu kişilerin eline taslim ediyor yapımcılar anlamak mümkün değil. Benim en hayret ettiği ise film hakkında box office çıkış yerleri Amerika, Hollanda ve Filipinler...anlayamadım bişey...anlayan beri gelsin! ha bir de utanmadan ikincisini çekeceklerini ilan etmiş arkadaşlar!
GRAVİTY......Daha önce seyretmiş olsam da dün akşam yine konusu açıldı. Bende mi bir acaiplik var bilemiyorum. Ama herkes yönetmeni çok överken ben bunun bir film bile olmadığını düşünüyorum. Bir film öncelikle bir hikayeye sahip olmalı, ardından iyi anlatım ve iyi aktörlere, bir de iyi görüntülere...film çok kısa ve az, derinliği olmayan ve hiçbiryere bağlanmayan bir öykü anlatıyor. Hiçbir yere bağlı olmayınca dramatizasyon oluşmuyor. Gelelim kurguya ...o konuda başarılı sayılabilir yönetmen...en azından uzay boşluğunda akış olarak. Oyuncular deyince ...Pardon kim ? diyesim var. Böylesi özel kıyafetler giyen karakterleri kim oynarsa oynasın farketmezdi, zira kimseyi görmedik oyuncu olarak. Sadece duyduğumuza göre sesin oyunculuğu yeterli ise Sandra Bullock ya da George Clooney'e boşuna para vermişler. Hep astronot kıyafeti ile gösterip, sadece seslendirmeye para verselerdi animasyonlar dışında ilk kez farklı bir şey yapılmış olurdu. Filmin oyuncu kadrosununu 7 kişi olduğu ve 5 'nin sadece ses olarak varolduğu düşünülürse iki başrole tüm parayı yatırmışlar anlaşılan.  Filmin en başarılı oyuncusu "Houston...bir sorunumuz var" dı. Görselliğe gelince uzaysal alanda iyi bir görsellik yakalanmış olsada film yine çok karanlık ve renksiz.  Hiç mi beğendiğin birşey yok diyeceksiniz. Olmaz mı ...Kıstırılmış ve klostrofobik  duygular iyi verilmiş. İyi bir radyo tiyatrosunda öteye geçer mi bilemem. 90 dakika gibi ideal-dayanılır bir süre de bitmiş olması güzel. 100 milyon dolar harcanıp 275 milyon kazanmış. Ben iddia ediyorum başroldeki aktörleri bu kadar az göreceğini bilse bunun yarısı gitmezdi filme! O kadar söylüyorum. Seyirci gol yemiş. Göremeyeceğiniz yıldızları olan filmi niye seyredesiniz? Eğer aktörleri görmeye gidiyorsanız, gitmeyin göremezsiniz!  Ayrıca filmin sonunda sudan karaya çıkar ve evrimleşen insan sembolizasyonu da çok kiç ve başarızdı. Ne demek istedin şimdi! diye düşündüm...

17 Ocak 2015 Cumartesi

THE SECRET LİFE OF WALTER MİTTY (devam)...1947 versiyonu

Daha önceki yazımda keşke daha önce yapılan filmi de seyredebilseydim demiştim ya ...Şansa bakın akşamına eşim bulup getirmiş. Film 1947 yapımı ,dilimize "Rüyalar Peşinde" adı ile çevrilmiş. Başrolu Danny Kaye üstat oynuyor. Danny Kaye'in aktörlüğü tartışılır tartışılmaz, beğenir beğenmezsiniz. Rol yapma performansını değerlendirecek kadar uzman değilim bu işte ama adam herşeyi yapıyor ve yapabiliyor (dünkü konumuza gelirsek). Dans ediyor, şarkı söylüyor, taklit yapıyor, komik oynuyor, sarsak oynuyor, ciddi oynuyor, safı oynuyor, kurnazı oynuyor ,kahramanı oynuyor. Herşeyi yapabilen bir aktör ve hakettiği kadar ünlü olmamasının tek nedeni yakışıklı bir adam değil. Jön olarak oynayacak kadar yakışıklı olsa efsane olurdu. Bazıları onun yapabildiklerinin biri ile ve yüz güzelliği ile nerelere geliyor. 2013 versiyonuna göre "daydreaming" sahneleri çok akıcı ve hareketli ve komik.  Tabii ki bunda Danny Kaye 'in dans, şarkı, taklit gibi yeteneklerinin payı büyük. Hayal kurma sahneleri çok eğlenceli hale gelince adamın hayal kurmasının hiçbir sakıncası varmış gibi gelmiyor insana. Hatta keşke daha çok hayal kursa diyorsunuz. 2013 versiyonu ise daha şizofrenik bir noktaya taşıdığı için hayalleri bir adamın kendi histerik iç dünyası ile yüzleşmesi durumu yaratıyor bu da oldukça sıkıcı oluyor. İki filmin de süreleri aşağı yukarı aynı 110 ve114 dakika. Ama şunu söylemeliyim ki 2013 versiyonunu seyrederken sonunun gelmesini bir an önce isterken 1947 versiyonunu seyrederken bittiğinde "aaa,ne çabuk bitti" demekten kendimi alamadım. Daha önce yazdıklarımda Ben Stiller'ın filmine haksızca eleştirmekten korktuğum için bu filmi de seyretmek iztedim.Ve gerçekten doğru yaptığımı şimdi daha iyi anlıyorum. Üzgünüm Ben...Olmamış!

16 Ocak 2015 Cuma

Eskisiyle yenisiyle THE SECRET LİFE OF WALTER MİTTY

Dün akşam seyredebildim. Seyredebildim diyorum çok zor dayanabildim bitirmeye. Hatta eşim 20 dakika kala kaçıp gitti. Bu kadar yavaş tempolu bir başka film daha seyretmemiştim son zamanlarda. Hem yönetmen , hem aktör, hem prodüktör olmak herkesin harcı değil be kardeşim hepsi birden olmuyor. Herşeyi aynı anda yapıp hem de mükemmel yapanlara dahi deniyor ve işte bunun için ççok çok çok ama çok az! Komedi oyunculuğunu severim, ama herşeyi yapabilirim duygusundan da nefret ediyorum. Başka bir alana geçebilirsin ama aynı anda olmuyor be ya! Film 114 dakika ve ağır bir temposu var sanki 3 saat gibi geldi. Kendinizi filme kaptırıp gidemiyorsunuz, sürekli saate bakıp konuşmak istiyorsunuz. Su içmeye kalkmak, çay koymak, tuvalete gitmek için ideal bir film fazla birşey değişmiyor. Filme 90 milyon dolar harcanmış...Neresine demek geliyor insanın içinden. Tutuyorum kendimi biri duyar diye ama filmde iyi şeyler de yok değil. Takdire değer bir kaç oyunculuk yan ve daha yan karakterlerden çıkıyor. Örneğin Sean Penn ; keşke Mitty 'yi o oynasaymış dedirtiyor adama oynadığı bir iki sekans , Adam Scott ; bebekyüzlülükten serial killer çıkartma potansiyeli olan bir oyunculuk sergiliyor neredeyse kötü adamlık performansıyla , Olafur Darri Olafsson ise çılgın sarhoş helikopter pilotu olarak yer etsede kafalarda ben de karaoke söyleyen (ya da söylediğini sanan) aşık bir adam izlenimi iz bıraktı. Sanırım film gişe de yatırımı çıkaramamış olmalı. En azından televizyon başında bile sıktı, kimse sinemada katlanamamıştır diye düşünüyorum.


Biraz da filmin tarihçesinden bahsedersek aslında 1939 yılında James Thurber 'ın Newyorker dergisinde yayınlanan bir dizi kısa öyküden türetilen bir çok Mitty benzeri karakteri anlatan film , oyun vs var. Ve hepsi çin aynı şey söyleniyor:"...aslından çok farklı..." İlk kez 1947 de filme çekilen filmi seyretmek isterdim. En azından yeni versiyonuyla karşılaştırabilmek için. Sadece başrolü Danny Kaye gibi bir deha oynamış okadarını söyleyeyim. Bunun dışında amerikan kültürüne "walter Mitty" tarzı, tavrı diye bir terminoloji olarak yerleşmiş, hatta birçok politikacı ve ünlü bunu konuşmalarında kullanmış. Can sıkıntısından muzdarip kaybedenler külubu üyelerinin aşırı hayalperestliğinden yaratıcı hayal kurmaya uzanan daima olağandışı ve olağanüstü kahramanlıklarla dolu maceralarla süslenen hayalkurmacalığı olarak tanımlanabilir kısaca. Ancak daha çok toplumdışı ve uyumsuz sayılabilecek insanların kendilerini kahramanlaştırdıkları histerik halüsinasyonlar olarak da tanımlanabilmeye müsait bir tanım bu.Yani biraz tehlikeli bir kavram ve bunu anlatmak oldukça zor. İşte bunun için her girişim başarı ile sonuçlanmamış.



Biri aşırı hayalperest bir sanrı ile olmayacak şeyler düşünüp bunun için harekete geçince buna her tür  "Walter Mitty" girişimi deniyor.Sinema sektörü ve Hollywood  da bazen bunu yapıyor hem de kör kör parmağına..."WalterMitty"lik yapmaya gerek yok...değil mi?

9 Ocak 2015 Cuma

ESKİLER VE YENİLER....ALL THE KİNG'S MEN....VE...PROMİSED LAND...

Bu sefer televizyonun sinema kanallarında rastladığım bazı filmlerden bahsedeceğim. ALL THE KİNG'S MEN...dendiğinde belki sinema duayenleri 1949 yapımı ilk filmi ve onun klasikler arasına girmiş görüntelerini anımsayacak. Ancak yeni nesiller için ne o aktörler  ne o devir sineması ilgi çekici olacak mıdır bilinmez. Filmin 2006 yapımı yeni çekimi geçen gün gözüme takıldı. Hem aktör seçimleri(Sean Penn,Jude Law,Kate Winslet,ve özellikle Patricia ClarksonJames Gandolfini,Mark Ruffalo-ki 55 milyon dolar bütçenin çoğu bu isimlere gitmiş anlaşılan) ile günümüz seyircisine hitap ediyor hem de anlatış tarzı olarak sanki 2000'li yıllardan 1930'lu yıllara değil de bir önceki seçim kampanyasına bir büyüteçle bakarmış hissi veriyor seyirciye. Filmin aktörlerini zaten öteden beri beğenirdim ve rollerinin hakkını veriyorlar. Özellikle bugünün sığ internet bağımlısı algısından biraz uzaklaşmak isteyenler için süprizli ve ilginç bakış açısına sahip bir politik film.Politik ağırlığı ve karamsar ve güneyin ağır ve bunaltıcı havasını biraz fazla kendi temposuna da katmış olsa da film bu yıllarda seyrettiğim iyi filmlerden biri. Aksiyon ve akış hızı açısından biraz sıkıntları olsa da bu affedilir bir detay. 1949 yapımı ilk filmin 3 oscar aldığını düşünürsek bunun neden aynı sesi getirmediği ise çağımızda rekabetin ve ödül kriterlerinin değişmiş olması diye düşünüyorum. Zaten oscar ödüllerinin ikisi ise başrollerdeki oyuncuların oyunculukları ile kazandıklarını senaryo ve yönetmene ve filme bir ödül verilmediğini söylersem  o dönemde daha çok oyunculuğun rağbet gördüğünü anlarsınız. Bence filmin en can alıcı roller iki yan karakter  Jack Burden  ve Sarie Burke için yazılmıştır. Aslında bugün de geçerli olan tüm politikacıların arkasında yer alan ikinci adamlar efsanesini doğruluyor. Eğer ağır politik filmlerden hoşlanıyorsanız kesinlikle seyretmenizi öneririm.

Tabii diyeceksiniz zaten romanı Pulitzer ödülü almış bir filmin eski yapımı 3 oscar almış, yeni yapımı da seyredin demek kolay.İşte bunun için bana yukardı bahsettiğim filmin benzer hissiyatını veren bir başka filmden bahsedeceğim.Matt Damon yazıp ,yönetmeyi planlayıp vakit bulamadığı ,ve oynadığı bir film PROMİSED LAND...Yanında Frances McDormand oynuyor . Evet yanlış duymadınız yanında diyorum çünkü esas karakterin karşısında olan net bir karşı kahraman yok ama bu filmi sıradan bir amerika kasabasında gerçekten sıradan bir durum yaşandığı duygusunu veriyor. Gerçek tehdit ya da gerçek düşman olmayınca filmin anlamı nedir diye sorabilirsiniz- ki ben de sordum. Oldukça sıradan gidip düz bir şekilde bitecek diye beklerken acaip bir sürprizle karşılaşyorsunuz. Eğer kurgusal süprizlerden hoşlanıyorsanız kesinlikle "vaaaay..." diyeceksiniz. Son yıllarda seyrettiğim en iyi senaryo kurgularından biri . Ancak eksikleri ya da fazlaları yok değil.Büyük düşmanın olmaması ya da işaret edilmemesi filmi biraz zayıflatmış. Gerilim duygusu bu nedenle verilemiyor. Ama öte taraftan filmin sonunda "buna zaten ihtiyaç yokmuş" diyorsunuz. "Gerçek tehdit nedir ?"sorusu havada kalıyor. senaristlerin şu meşhur "hook=çengel" denen kurgusal gizem ise yeterince derin kurgulanmamış ve fazla gizlenmiş, bize bir iki cümle ile bildiriliyor da ancak öğrenebiliyoruz. Kıssadan hisse " çengel'in ucu görünmezse kimse çengeli bulamaz ". Yine de iyi bir film bence özellikle Hollywood için küçük denecek 15 milyon dolar gibi bir bütçeyle yapıldığı düşünülürse ...tabii yatırımını çıkarıp çıkarmadığı konusunu bilemiyoruz....



LUCY....VE LUC BESSON....

Uzun süredir artık sinemaya gitmiyor , evde  izliyorum filmleri...Hem kaçırdığım kısımları tekrar izleyebiliyor kaçırdığım esprileri daha iyi anlıyorum.Hem de son zamanlarda takıntılarım arasına giren senaryo yazma işleri nedeniyle senaryo olarak irdeleyebiliyorum. Lucy 'yi izledim, bir Luc Besson hayranı olarak herhalde çok şey bekliyordum. Bazı kısımları beni tatmin etmedi. Güzel bir hikaye ve güzel bir bakış açısı bulmuşlar...Her ne kadar anlatımda mantıksızlıklar olduğu söylense de sinemasal olarak bunları fazla sorgulamıyor seyirci...zira bu bir film ...film eleştirmenlerinin zaman zaman unuttuğu "herşey gerçek olursa belgesel olur" gerçeğidir. Beni en geren bir iki şey dışında filmi beğendim. " Old boy "lu yılların üzerine daha da çok şey koyduğu belli olan Mink-sik Choi oldukça iyi bir mafya babası çiziyor.  Özellikle Scarlett Johanson bence iyi bir oyunculuk sergiliyor. Onun o ifadesiz yüzü insanüstü algı ve duyarlılık kazandığı iddia edilen kahraman için cuk oturmuş. Angelina Jolie'nin rolü reddettiği için rolün Scarlet Johanson'a gittiği söylentileri için ise "tanrı bizi korumuş " diyorum. Özellikle uyuşturucu aldığı ilk anda uyuşturucu etkisini anlatan sahne ile kalbimi fetheden art direction ekibi bence bilişsel gelişimi ve Lucy'nin dönüşümlerini çok iyi vermişler. Ancaaaak...tabii bir ancak var. Morgan Freeman'ı evrim belgesellerinden artık almak zamanı gelmiş. Evrim ve tanrısal, uzaysal herşeyden sorumlu adam konumu yetersiz kalıyor. Bir bilim adamı karakterine bürünemiyor. Bir belgesel anlatıcı rolünden kendini sıyıramadığını görmek böyle büyük bir aktör için üzücü olmuş. Bir de tarih öncesi çağlardan bugüne evrim ve evrimleşen "Lucy" fosilinin ete kemiğe bürünmüş hallerinin bulunduğu sekanslar ne yazık ki sıradan bir belgesel de bile daha iyi tasarlanmış ve çekilmiş oluyor. Luc amca bu kısımları yapması için kime verdiyse onun kulaklarını çekmeli. "zoom in" film için 66 milyon dolar IMDB 40 milyon dolar bütçe dese de FX lere pek para ayrılmamış gibi sanki daha özen gösterilmeliydi. Ama filmin ve Luc Besson gibi bir dahinin hakkını vermek gerek. Aksiyon ve hız olarak sinema akışını iyi yakalamış ve filmi 90 dakika gibi ideal ölçüde tamamlamayı başarmış. Uzun yıllardır zenginleşen ve artan nüfusu ile yükselen bir pazar olan Uzakdoğu pazarı sinema sektörünün iştahını kabartıyor görünüyor. Artık hikayeler Los angeles yerine Tayvan'da geçiyor, canavarlar New York yerine Hong Hong'a saldırıyor, Amerikadaki italyan mafyası yerine Japon mafyası bizi ve dünyayı tehdit ediyor. Kaçınılmaz olarak oradaki para ve tüketim herkes gibi sinema ve sinemacıları da yazarken ve çekerken bu tuzaklara düşüp kolaycılığa kaçmasına yol açıyor. Luc Besson da buna fazla direnememiş duruyor. Ama herşeye rağmen avrupa sineması hayranı olarak hem de epik ve sanatsal  olarak fransız bakış açısının bir tutkunu olarak filmi beğendim."zoom in" programında filmin kamera arkasını seyrederken Luc Besson'ın ne kadar eğlenceli ve sinemaya tutkun bir adam olduğunu görmek önünde bir kez daha saygıyla eğilmeme neden oldu.

THE WOLF OF WALL STREET

Uzun zamandır "zoom in" lerde tanıtımı yapılan bu filmi sonunda seyrettim.Tabii ki evde ..Zira bu filmin bizim ülkemizde sinemalarda ya da televizyonda sansürsüz yayımlanmasını beklemek fazla hayalcilik olur.Ancak bu kadar sex,uyuşturucu,para ve zenginlik temaları üzerine kurulu oluşu seyredilirliğini arttırır amacıyla pompalanıyorsa yanlış yapmışlar.Çünkü ne Martin Scorsese yönetmenlik ustalığı ne de Leonardo di Caprio 'nun yakışıklı suratı ne de ortalıktaki bir sürü akıl çelici görüntü filmi seyrettirmeye yetmiyor...Beni bu filmde en çok hayal kırıklığına uğratan Leonardo diCaprio oldu. Nerede  Django unchained 'de o kadar yüksek bir performans gösteren diCaprio nerede o Aviator'daki psikolojik bozukluklar içinde mücadele eden saplantılı Hughes  karakterine can veren diCaprio.... Aşırıya varan hayatların anlatılması için aşırı bir dil kullanılmış olması bir nebze açıklanabilir ancak bu kadar  "aşırı " uzun olması affedilir olamaz.180 dakika !...bitmek bilmiyor...ha bir de video için 4 saatlik kesilen sahnelerin de yer aldığı bir versiyon çıkacakmış.Seyredeceklere sabırlar diliyorum!(Sanıyorum Jordan Belfort'un yazdığı iki kitabı tek filme sığdırma çabası buna neden olmuş)
Filmde amerika hisse senedi işlerine yabancı olanlar bu adamların neden suç işlediklerini anlamadı. Çünkü ekranda sadece telefonda konuşarak birilerini ikna eden ve hisse satan adamlar görünüyor. Belli vaadlerde bulunan satıcının vaatleri gerçek olmayınca mı dolandırıcı olunuyor?gibi bir soru oluşuyor kafalarda. Zira bugün bile hisse senedi alırsınız ve size söylendiği gibi fiyatı yükselmez.Ben bilmesine biliyorum...ama seyirci biliyor mu?..bilmiyorum....., ama seyircilerin çoğu nasıl dolandırıcılık olduğu anlamadı diyorum.
Filmin ikinci yarısında tempo tamamen düşüyor (çıplaklık dozu da tabii ki) ve zorlanarak filmi bitiriyorsunuz. Ayrıca senaryo yanlışları da cabası...Evlenirken ve eğlenirken her gün uyuşturucu ile ayakta duran bu adamla yaşarken ve iki çocuk doğururken adam olan Belfort, iflas edince  "yanında çocuklarımı bırakamayacağım kadar ayyaş " olarak nitelenmesi de bi garip durum ...zaten o tip bir kadın ...o tip bir hayat yaşarken...birden ahlaklı ve çocuklarını düşünen bir anne mi oluyor...bence çocukları da bırakıp kendini düşünüp gitmesi daha doğru olurdu.
Merakımı celbetti,bi araştırayım dedim şu Jordan Belfort denen adamı.Vallahi görünce yapım firması Leonardo diCaprio gibi bir adamı seçerek bayağı bir iltimas geçtiğini anlıyorsunuz gerçek Belfort'a.
100 milyon dolar harcanıp 400 milyon dolar kazanan film Scorsese'nin en çok para kazandıran işi olmuş...Bir "fuck" kelimesi 560 kez geçmiş filmde.500-600 kez geçince bu işe yarıyor demek ki...hadi bakalım.. bundan sonra çıta yükseldi ! daha çok küfür eden daha çok ciro yapacak...400/560=715,000$...yani... bir "fuck "=$715,000 artık hesabınızı ona göre yapın!